|
Yanlış, sadece bölgenin fethi konusundan
ibâret değildir. XIX.yüzyıldan itibaren
yaşadığımız kültür değişmeleri sonucunda ülkeyi
etkisi altına alan pozitivist düşüncenin
yayılmasıyla, toplumumuzun tarihî kimliğini
oluşturan ve onun sürekliliğini sağlayan
geleneksel bilgi ilmî araştırma ve tahlillere
tabi tutularak doğrusu yanlışından ayrılmaksızın
toptan reddedilip yıkılmaya çalışılmış, bölgenin
fethini gerçekleştiren ve mezarları yatır haline
gelmiş olan tarihî şahsiyetler, yine yukarıda
bahsettiğim yayınlarda boş inanlar ve hurafeler
olarak nitelendirilmiştir. Böylece altı yüz
yıllık Türk dönemi tarihi unutularak, Ordu
bölgesi tarih dışına itilmiştir. İşte bu
sebepledir ki, XIX.yüzyılda, Osmanlı Devleti'nin
taşradaki nüfuzunun azalması sonucunca, Osmanlı
Devleti üzerinde muhtelif siyasî emeller
besleyen büyük güçlerin de destek ve
yardımlarıyla, bölgeye yerleşen Rumların ve
Ermenilerin Millî Mücadele öncesinde ve
sırasında çıkardıkları huzursuzlukların
hatıraları Türk öncesi ile bütünleştirilerek
zihinler iyice bulandırılmıştır. Tarih ciddî
olarak araştırılıp sorgulanmadığı,
temellendirilmiş gerçeklikler açık seçik ortaya
konulmadığı sürece böyle bir manzarayla
karşılaşmak kadar tabiî bir şey olamaz .
***
Biz şimdi burada, bu
makalenin sonunda tanıtılan Ordu bölgesi
hakkındaki araştırmalar ve bazı temel kaynaklar
çerçevesinde, bir iki paragraf halinde Ordu
Yöresi'nin Türklerden önceki durumunu, daha
geniş bir biçimde de Türklerin yöreyi nasıl
fetih ve iskân ettiğini ve Osmanlılar
dönemindeki genel yapısını anlatmaya
çalışacağız. Bu, şüphesiz tafsilatlı ve tasviri
bir tarih olmayacak, önemli bazı noktaların
vurgulanmasından ibaret kalacaktır.
Yunan tarihçisi Ksenophon
(d.M.Ö.431)'nun Onbinlerin Dönüşü (1962, 1984)
adlı eserine göre. Orta ve Doğu Karadeniz
bölgesinde, M.Ö.400 yılında, Kolhlar, Driller,
Mossinoikler, Halibler ve Tibarenler gibi, Yunan
asıllı olmayan yerli halklar yaşıyordu.
M.Ö.675'lerden itibaren, bu
bölgeye, sırasıyla Kimmerler, Miletoslular
(Miletliler) (656'larda), Persler (M.Ö.547'de),
Makedonyalı İskender (M.Ö.334'te) ve komutanları
(M.Ö.312-280) hakim oluyor. Bundan sonra
bölgede, yaklaşık üç buçuk asırlık bir ömür
süren Pontus Devleti (M.0.280-M.S.63) gözüküyor.
Bu devleti, Roma İmparatorluğu ortadan
kaldırıyor ve bölgeyi 395'te Doğu Roma
imparatorluğu devralıyor ve zaman içinde
bölünmesine ve kendi kabuğu içine çekilerek
küçülmesine rağmen Fâtih Sultan Mehmed'in
1453'te İstanbul'u ve 1461'de de Trabzon'u
fethine kadar varlığını korumayı başarıyor. Bu
arada zikredilmesi gereken önemli bir hadise,
hiç şüphesiz M.S.324 yılında bölgede
hristiyanlığın yayılması olayıdır.
Bilindiği üzere 1204
yılında, İstanbul Latinler tarafından istila
edilmiş, bunun üzerine, Bizans Komnenoslar
hanedanından I.Andronikos'un torunları Aleksios
ve David İstanbul'dan kaçarak Trabzon'a
gelmişler ve Gürcü kraliçesi Tamara'nın da
desteğiyle Trabzon İmparatorluğu'nu
kurmuşlardır(1204-1461). Bilindiği üzere bu
devlete Fâtih Sultan Mehmed son vermiştir. Ancak
hemen belirtelim ki, yine bu devletin hakimiyeti
altında bulunan ve Ünye'den Giresun'a kadar
uzanan Orta Karadeniz Bölgesi, diğer bir
ifâdeyle Ordu ve yöresi, Osmanlılar tarafından
değil, 1270'lerden 1380'lere kadar uzanan uzun
bir süreç içinde diğer Türk gruplarının,
özellikle Hacı Emiroğullarının mücadeleleri
sonucunda fethedilmiştir. Bu fetih üzerinde
ciddî bir surette durulması gerekmektedir. Çünkü
bu, özel orduların yerli halka boyun eğdirerek
gerçekleştirdiği bir fetih değil fakat ordu
biçiminde teşkilatlanmış bir uç beyliği halkının
fethidir; bu fetih, söz konusu yeni halkın yeni
bir toprakla bütünleşerek orayı iskân edişi ve
orayı vatanlaştırması biçiminde cereyan eden bir
fetih olayıdır. Osmanlı döneminde Ordu ve
yöresinin sosyal tarihi, bu fetih sırasında ve
sonrasında oluşan yapılanmanın devamından başka
bir şey değildir. Bu sebeple, Osmanlı dönemi
Ordu'nun etnik ve sosyal yapısını, siyasî, dinî
ve iktisadî tarihini anlayabilmek için, fethin
nasıl gerçekleştiğini ve fetih sonrasında bu
bölgede nasıl bir sosyal idarî ve iktisadî yapı
oluştuğunu bilmek ve anlamak gerekmektedir.
Şimdi kısaca bunu görmeye çalışacağız. Ancak
bundan önce, Trabzon İmparatorluğu zamanında
Canik dağlarının arkasında neler olduğuna da bir
göz atmak gerekmektedir.
***
Yukarıda anlatılanlardan da
anlaşılacağı üzere, XIII.yüzyıl başında,
Karadeniz'in Samsun'dan Rize'ye ve Canik dağları
zirvelerinden sahile uzanan bölgesinde Trabzon
Devleti (1204-1461) vardı. İstanbul Latinlerin
elindeydi. Batı Anadolu'da İznik Devleti
kurulmuştu. Bunlar dışında bütün Anadolu
Selçuklular tarafından XI. yüzyıldan bu yana
Türk iskânına açılmış ve burada güçlü bir
müslüman Türk medeniyeti kurulmuştu. Sinop'tan
Karadeniz'e açılan Selçuklu Devleti, şüphesiz
Trabzon'u tehdit ediyordu. 1223'te Selçuklular
tarafından gerçekleştirilen Trabzon seferi,
sonuç vermedi. Bununla birlikte, Trabzon Devleti
genel olarak Selçuklulara bağımlı idi. Ne var
ki, iki devlet arasındaki barış içinde bir arada
yaşama süreci ancak 1243 yılında Anadolu'nun
İlhanlılar tarafından istilâsına kadar devam
etti.
Anadolu'daki Moğol
hakimiyeti kısa sürmüş, fakat bölgenin yapısında
büyük değişmelere yol açmıştı. Bu değişmenin en
önemli sebebi, Moğol istilasıyla birlikte, çok
sayıda Türk aşiretinin XI. yüzyılda olduğu gibi,
Anadolu'ya göç etmiş olmasıydı. İlhanlılar bu
aşiretleri kontrol altına almakta zorlandı.
Zaten son İlhanlı vâlileri de merkeze karşı
isyan ettiler. İşte bu iki sebeple, XIII.
yüzyılın ikinci yarısında ve XIV. yüzyılın
başlarında Anadolu'da bir çok Türk Beyliği
kuruldu.
Son İlhanli valisi uygur
kökenli Eretna, bir dizi isyandan sonra, 1341'de
bağımsızlığını ilan etti. Merkezi önce Sivas
sonra Kayseri olan Eretna Devleti (1335-1381),
Erzincan, Ankara, Tokat, Amasya, Samsun, Niğde,
Niksar ve Karahisar'ı kapsıyordu. Eretna'nın
1352'de ölümüyle, oğlu Mehmed yerine geçtiyse de
devlet zayıfladı ve 1359'da onun da ölümüyle
Orta Anadolu'nun birliği sona erdi. Valiler
bağımsızlıklarını ilan ettiler. Özelikle
Hristiyanlarla olan sınır bölgelerinde yeni Türk
beylikleri ortaya çıktı. Bunlar gazi Türkmen
beylikleriydi.
Bu beyliklerden Trabzon
Devleti'ne sınırdaş olanlar arasında, Sivas'ta
Eretnalıların yerine geçen Kadı Burhaneddin
Devleti, Bayburt ve Erzincan Beyleri, merkezi
Milas (Mesûdiye) olan Hacı Emiroğulları Beyliği
ve merkezi Niksar olan Taceddinoğulları Beyliği
vardır. Trabzonlular, bu devlet ve halklarla ve
yine Doğu Anadolu'da bir Türk konfederasyonu
olan Akkoyunlularla ilişki içindeydiler.
Görüldüğü gibi Trabzon Devleti irili ufaklı bir
çok Türk siyasî teşekkülü ile sarılmış vaziyette
bulunuyordu.
Ordu ve çevresinin Türkler
tarafından fethedildiği XIV.yüzyılda, Trabzon
Devleti'nin çevresindeki Türk Beylikleriyle
ilişkileri hakkında bilgi alacağımız önemli iki
kaynak mevcuttur. Bunlardan biri, Trabzon
Devleti'nin önemli olaylarını not eden Trabzon
saray tarihçisi Panaretos'un Kronik'i, diğeri
ise, Kadı Burhaneddin'in yakını olan Aziz b.
Erdeşir-i Esterabadi'nin Bezm u Rezm
(çev.M.Öztürk, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara
1990) adlı eseridir.
Bu kaynaklardaki verilere
göre, Trabzon İmparatorluğu'nun XIV. Yüzyıl
boyunca Türklerle sürekli çatışma hâlinde
olduğunu, yüzyılın ilk yarısında karşılıklı
baskınlarla devam eden ilişkilerin, daha sonraki
dönemde Trabzon İmparatorlarının kızlarını Türk
beyleriyle evlendirmek suretiyle akrabalık
ilişkileri kurarak barış ortamları hazırlama
biçimine girdiğini ve böylece varlıklarını
koruduklarını; bununla birlikte baskın ve
çatışmaların yine de devam ettiğini anlıyoruz.
Gerçekten, 1276'da
Karamanlı Mehmed Bey'in Konya üzerine yürümesini
fırsat bilen Trabzon İmparatoru, 1277'de
denizden Sinop'a saldırmış, ancak Çepniler
tarafından bozguna uğratılmıştır; bunun üzerine
bazı Türk grupları Samsun sahil şeridini takiben
doğuya doğru ilerlemişler; Karadeniz dağlarında
yayla yapan Türk grupları ise, Harşit Deresi,
Aksu, Melet Suyu, Bolaman Deresi ve benzeri
vadilerden sahile doğru inmeye başlamışlardır.
Yaylalardan sahile uzanan mesafe, 70-80 km
civarındadır. Bu kadar kısa bir mesafe,
muhtemelen arazinin dağlık olması sebebiyle,
ancak 120 yıllık bir zaman dilimi içinde
fethedilebilmiştir. Bu 120 yıllık süre, Trabzon
İmparatorluğu ile Türk gruplar arasında
mücadeleyle geçmiştir. Bunlardan bazılarını,
Panaretos'un Günlüğü'nden hareketle hatırlatmak
yerinde olacaktır[1].
Çepni Boyları, 1297'de
Ünye'yi fethetmiş, doğuya doğru ilerleyerek
Trabzon'a akın düzenlemişlerdir. Fakat bir Çepni
grubu, 1301'de Giresun'da yenilgiye uğramıştır.
Hacı Emiroğulları Beyliği'nin kurucusu olan
Bayram Bey 1313'te, Trabzon İmparatorluğu
sınırları içindeki bir pazar yerini basmıştır.
30 Agustos 1332'de Hamsiköy yakınlarına kadar
gitmiş; fakat geri püskürtülmüştür.
1340'da Komnenoslar,
Trabzon'un güney yaylalarındaki Akkoyunlulara
saldırır. Akkoyunlular ise, 1341 ve 1343’te bir
kaç defa Trabzon’a akın yaparlar. Hiç bir taraf
amacına ulaşamaz ama, her iki taraf da büyük
ölçüde insan ve mal kaybına uğrar.
348 Haziranında
Akkoyunlu Beyi Turali Bey, Erzincan Hâkimi
Gıyâseddin Ahi Ayna Bey, Bayburd Hâkimi Rikâbdâr
Mehmed Bey ve Kuzey Doğu Suriye'deki Türkmen
Reislerinden Bozdoğan Bey, ittifak hâlinde
Trabzonu kuşatırlar; üç günlük bir savaştan
sonra yenilirler ve bir çok kayıp vererek geri
dönerler.
Türklerin yenilmesine
rağmen, bir çok Türk boyunun birlikte Trabzon'a
kadar ilerleyip şehri kuşatabilmeleri ve geri
çekilebilmeleri, Komnenosları psikolojik açıdan
son derece yıpratmış olmalıdır. Bu sebeple,
Türklerle dostluk arayışı içine girerler. Bu
amaçla, kralın kız kardeşi, Kyra Maria (Despina
Hatun), 1352 yılında, Akkoyunlu Beyi Kutluğ Bey
(Turali'nin oğlu) ile evlendirilir.
Ne var ki bu evlilik
sürekli barış için yetmemiştir. Zira, muhtemelen
güçlendiklerini zanneden Komnenoslar,
Panaretos'un ifâdesiyle “şeytana uyarak” 1356
Eylülünde, Şiran'a karşı sefere çıkar ve 400
insan ve bir çok at kaybederek geri dönerler.
1357'de Komnenoslar,
Giresun'da İsa'nın doğumunu ve Yosun Burnu'nda
ise “Işıklar Bayramı”nı kutlarlar ve bu arada on
dört Türk öldürürler. Panaretos'un bu ifâdesine
göre, demek ki, Türkler bu tarihlerde sahillerde
dolaşmaktadırlar.
1358'de Bayram oğlu Hacı
Emir, Maçka ve çevresine bir akın düzenler ve
çok sayıda ganimet elde eder. Aynı sene, kralın
kızı Teodora'nın Bayramoğlu Hacı Emir ile
evlendirilmesi için hazırlıklara başlanır.
1361 Temmuzunda. Maçka ve
çevresine, bu sefer Bayburt Hakimi Hoca Latif
seçme dört yüz askeriyle bir akın düzenler;
fakat gafil avlanarak altı askeri ve kendisi
öldürülür. Kesilen başlar, zafer alameti olarak,
Trabzon çevresinde dolaştırılır.
Aynı yıl Bayram oğlu Hacı
Emir Giresun üzerine yürümüş; Türkler yukarı
Harşit vâdilerine yerleşmiş; Kürtün Beyi Melik
Ahmed "Bedreme" (Bedirme)(Petroma) Hisarını"
fethetmiştir. Aralık ayında, Komnenoslar kralı
Halibya'ya çıkmış, karadan Giresun’a gelerek
Hacı Emir'i takip etmiş ve bazı Türkleri esir
almıştır.
1362 Ekiminde, Erzincan
Beyi Ahi Ayna Bey, Gümüşhane'de Bahçecik
(Golacha) şatosunu kuşatır. Ancak başarılı
olamaz. Bütün yıl boyunca hıyarcık (adenit)
hastalığı ve veba salgını bir çok insanın
ölümüne sebep olur. Şiddetli yaz sıcağı da
çeşitli hastalıklara ve göçlere yol açar.
Yine bu yıl Çelebi
Taceddin, Kralın kızına talip olur.
1365'te kralın damadı Emir
Kutluğ Bey, karısı Kyra Maria (Despina Hatun)
ile birlikte Trabzon'a kayınpederini ziyarete
gelir.
1369'un ocak ayında,
Kılıçarslan Komnenoslar ülkesine (Chaldée)
girer; Gümüşhane'nin Bahçecik (Golacha)'i
Türklerin eline geçer. Yöre halkı ya carpışmalar
sırasında ölür, ya da bölgenin uğursuz
mağaralannda kaybolurlar.
Trabzon Kralı, 1373
yılının Ocak ayında, Şiran'a karşı sefere
çıkıyor; ancak Türklerin karşı koyması ve
şiddetli kış yüzünden geri dönmek zorunda
kalıyorlar. Türkler yüz kırk hristiyanı
öldürüyor, büyük bir bölümü de soğuktan telef
oluyorlar.
Kral, kızı Eudocie'yi
Ünye'ye götürerek Taceddin Çelebi ile
evlendiriyor.
1380 yılının şubatında,
Kral III Aleksios, Harşid deresi çevresinde
bulunan Çepnilerin üzerine yürüyor. Askerleri
iki koldan Petroma (Bedirme) kalesini ve yukarı
Harşit bölgelerini yağmalıyor, her tarafı
yıkıyor, ortalığı kan ve ateş kaplıyor.
Vakfıkebir'de Türklerin eline geçmiş olan
gemilerini kurtarıyor. Fakat Türkler de
direnerek karşı koyuyorlar. Her iki taraftan da
çok kişi yok oluyor.
1386'da Hacıemiroğulları
Beyliği'nin başına geçen Süleyman Bey, 1396/7
yılında nihaî olarak Giresun'u fethediyor.
Böylece, Orta Karadeniz Bölgesi Giresun'a kadar,
bir daha geri dönmemek üzere Türklerin eline
geçiyor.
***
Panaretos'un o yıllarda
tuttuğu günlüğe göre, Trabzon İmparatorluğu ve
çevresindeki Türk Beylikleri arasındaki
ilişkilerin özeti bundan ibarettir. Ancak bu
ilişkilerin tamamının günlüğe yansıdığını
düşünmek mümkün değildir. Zira günlükte bizzat
kralı ilgilendiren, onun kendisinin katıldığı,
ya da yine bizzat kendisinin karşı koymak
zorunda kaldığı olaylar zikredilmektedir. Bunlar
dışında, yaylalardan sahillere doğru ilerlemek
isteyen Türklerle bunlara karşı koymak isteyen
yerliler arasında, söz konusu yüz yıllık
dönemde, daha yüzlerce olayın yaşandığını, fakat
bunların yazılarak bize ulaşmadığını tahayyül
etmek o kadar zor değildir. Nitekim, bölgenin
1455 Tarihli Tahrir Defteri’nden elde edilen
veriler değerlendirildiği zaman, bu iddianın
doğruluğu açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Öyle
anlaşılıyor ki, Giresun'un fethiyle noktalanan
yüz yıllık mücadele sonunda Türkler bölgeye
bütün varlıklarıyla, çoluk ve çocuklarıyla,
aileleriyle birlikte yerleşmişler, toplu bir
iskân politikası uygulayarak kendi düzenlerini
kurmuşlardır. Fetih tamamlandığında, genelde,
bölgenin büyük bir kesiminde yerli halktan kimse
kalmamıştır. Yerli olarak bölgede sadece, ya
muhtemelen Selçuklular veya Danişmendliler
tarafından fethedilmiş olan İskefsir (Reşadiye)
ve Milas (Mesûdiye) bölgelerinde Türklerle iç
içe yaşamaya alışmış olan hristiyanlar ya da
1390'lardaki son fetih harekatı sırasında
Habsamana (Gölköy). Bolaman, Vona ve Öksün gibi
kalelere sığınarak bölgede varlıklarını
koruyabilen ve fetih sonrasında zimmî statüsünde
Lozan'a kadar Türklerle birlikte burada
hayatlarını sürdürmeye devam eden çok az
sayıdaki hristiyan halk kalmıştır. Şimdi bu
yorumu 1455 Tahrir Defteri'ndeki verilerle
temellendirmeye çalışalım.
Bilindiği üzere,
Osmanlılar bir bölgeyi gayrimüslimlerden feth
veya diğer müslüman Türk beyliklerinden ilhak
ettiklerinde, oranın bir nevi kadastrosu demek
olan tahririni yani yazımını yaptırıyorlardı.
Ordu yöresi de 1427’de ilhak edilince
yazdırılmıştı. Ancak bu yazım sonucunu ihtiva
eden Defter henüz ele geçmemiştir. İkinci yazım
ise, imparatorluğun diğer bölgeleriyle birlikte,
Fâtih Sultan Mehmed zamanında 1455 yılında
gerçekleştirilmiştir. İşte bu yazımın
sonuçlarını ihtiva eden Defter yukarıda da
belirtildiği üzere günümüze kadar ulaşan ve Türk
Tarih Kurumu tarafından yayımlanan Defter'dir.
Bu Tahrir Defteri'ne göre
Ordu yöresinin resmî adı, Vilayet-i Canik-i
Bayramlu me'a İskefsir ve Milas'tır. İskefsir ve
Milas'ın adlarının ayrı ayrı zikredilmesi, öyle
zannediyorum ki, yukarıda da belirtildiği üzere,
fetih ve iskân tarzının farklı olmasından
kaynaklanmaktadır. Bu vilayetin alt idarî
birimlerinin adları da son derece ilgi
çekicidir. Bunlar Defterdeki sırasıyla şöyledir:
1. Bölük-i Geriş-i Bucak (ez
takrir-i Kethüdâ Mustafa, dîvânbaşı)
2. Bölük-i Niyâbet-i Ordu
bi-ism-i 'Alevî (ez takrir-i Kethüdâ Bahaeddin)
3. Bölük-i Bedirlu (ez takrir-i
Kethüdâ Lutfullah ve Seydi Ali; mezkûrîn
dîvânbaşı-yı Niyâbet-i mezkur)
4. Bölük-i Seydi Ali Kethüdâ,
dîvânbaşı-yı Bozat
5. Bölük-i Davud Kethüdâ veled-i
Beğmiş, tabi-i Bendehor
6. Dîvân -i Elmalu tabi-i
Bendehor (ez takrir-i Seydi Ahmed Kethüdâ,
dîvânbaşı-yı mezkur Elmalu)
7. Bölük-i Ebulhayr Kethüdâ,
dîvânbaşı an Dîvâniye-i Bendehor.
8. Bölük-i Geriş-i Alibeğece (ez
takrir-i Kethüdâ Hasbun, dîvânbaşı)
9. Nâhiye-i Niyâbet-i Fermüde
(ez takrir-i Kethüdâ Hüseyin Fermûde, dîvânbaşı)
10. Niyâbet -i Hafsamana (ez
takrir-i Bulduk Kethüdâ, dîvânbaşı )
11. Bölük-i Fidâverende (tımar-ı
Çoban Bey dizdâr-ı Kal'a-i Hafsamana, mefruz 'an
Dîvâniye-i mezkur Hafsamana)
12. Niyâbet-i Satılmış-ı Bayram
(ez takrir-i Bayezid Kethüdâ, dîvânbaşı)
13. Bölük-i Niyâbet-i Çamaş (ez
takrir-i Eğlence Kethüdâ, dîvânbaşı)
14. Bölük-i Niyâbet -i Geriş-i
Bolaman (ez takrir ...)
15. Nâhiye-i Niyâbet -i Geriş-i
İhtiyar (ez takrir-i İbrahim Kethüdâ, dîvânbaşı)
16. Niyâbet -i Geriş-i Şayiblü
(ez takrir-i İsmail Kethüdâ)
17. Niyâbet-i Geriş-i Sevdeşlü
nâm-ı diğer Ulubeğlü (ez takrir-i Kethüdâ...)
18. Nâhiye-i Milas
19. Niyâbet-i Kebsil (ez
takrir-i Mustafa Kethüdâ ve Şemseddin Kethüdâ ve
Pir Kadem veled-i Çakır Kethüdâ. Üç Dîvân
yerdir):
a.Bölük-i Pir Kadem Kethüdâ
veled-i Çakır (ez takrir-i mezkur)[2]
b.Bölük-i Şemseddin Kethüdâ,
dîvânbaşı, tabi-i Kebsil[3]
c.Bölük-i Mustafa Kethüdâ,
dîvânbaşı-yı Niyâbet-i Kebsil
20.Niyâbet-i Kırukili (ez
takrir-i Kethüdâ Şeyh, dîvânbaşı )
Bölük, Geriş, Dîvân,
Dîvâniye, dîvânbaşı, Niyâbet gibi terimler,
bölgenin toplum ve yönetim yapısını anlamamıza
yarayacak son derece önemli ip uçları
vermektedir. Üstelik bu yapı, Osmanlı öncesi,
diğer bir ifâdeyle fetih sonrası yapıyı
yansıtmaktadır. Derinliğine irdelenmesi
gerektiğine inandığım bu terimleri daha önce
başka bir yerde kısmen tahlil etmiştim[4]; şimdi
burada özellikle bölük kelimesi üzerine dikkat
çekmek istiyorum.
Bilindiği üzere, bölük
kelimesinin ıstılah mânâlarından birisi, Türk
askerî teşkilatında belli sayıdaki askerden
oluşan bir birliktir. 1455'te Ordu Vilayeti'nin
idari teşkilat şemasını gösteren yukarıdaki
bağlamda ise idari bir birim olarak
gözükmektedir. Dîvân, Niyâbet ve Nâhiye de aynı
şekilde idari birim adlarıdır. Dîvân bölgenin
mali açıdan, Niyâbet adlî açıdan, Nâhiye ise
cografi açıdan yapılan bölümlemeleri sonunda
ortaya çıkmış tabirler olarak gözükmektedir.
Geriş'in de cografi anlamı vardır. Bölük ise
doğrudan doğruya bir insan grubunu, askerî bir
birliği ifâde etmektedir. Dolayısıyla insan
ilişkileri ve iskân açısından son derece
anlamlıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi,
Ordu bölgesi Hacı Emiroğulları tarafından kesin
olarak 1390'larda, yani 1455 yılı tahririnden 65
yıl önce feth ve iskân edilmiştir. İşte bu
bolükler, askerî birlikler tarzında örgütlenerek
bölgeyi feth ettikten sonra buralara yerleşen
boy ve oymaklardır. Her bölük'ün yerleştiği
kısım bir idari birim olmuştur. Fetih sırasında
başlarında bulunan kişinin adı da bu idarî
birime ad olarak verilmiştir. Bunların büyük bir
kısmı açık olarak anlaşılmaktadır. Meselâ,
Bucak[5], Bedir(lü)[6], Seydi Ali Kethüdâ, Davud
Kethüdâ, Ebulhayr Kethüdâ, Alibeğece,
Fidâverende, Satılmış-ı Bayram, Çamaş, İhtiyar,
Şayiblü, Sevdeşlü (Ulubeğlü), Mustafa Kethüdâ,
Şemseddin Kethüdâ ve Pir Kadem Kethüdâ veled-i
Çakır gibi şahsiyetler, ya bizzat kendileri ya
da babaları, bölüklerinin başında bizzat fetihte
aktif rol oynamışlar ve bölükleriyle birlikte
fethettikleri bölgelere yerleşerek bu sefer de o
bölgenin yöneticiliği görevini üstlenmişlerdir.
Böylece bölge orayı fetheden kişinin
şahsiyetiyle şahsiyetlenmiş ve yeni bir kimlik
kazanmıştır.
İdarî birim adları
arasında, şahıs adları dışında altı ad vardır:
Bunlardan biri, Ordu bi-ismi Alevî'dir. Bu,
Hacıemiroğulları ailesinin mensup olduğu
cema'atin adıdır. Türklerin devlet merkezini
Ordu olarak adlandırması geleneğinden
gelmektedir. Nitekim Taceddinoğulları Beyliğinin
merkezi olan ve bugün hâlâ Çarşamba'nın
güneyinde varlığını koruyan köyün adı da
Ordu'dur[7]. Diğer iki birim ise, yine Türk
geleneğine dayalı olarak, tabiatın durumunu
bildiren Elmalu ve Kıruk-ili adlarıyla tesmiye
edilmiştir. Sadece üç birim adı ise, yerli
halkların daha önce verdiği adlardan
gelmektedir: Milas, Hafsamana ve Bolaman.
Yer adlarının fâtihlerin
adıyla adlandırılması sadece Nâhiye veya bölük
adlarıyla sınırlı kalmamış, bölük'ün muhtelif
alt grupları değişik yerlerde köyler kurarak,
kendi adlarını önce yönetimlerinde bulunan bir
kaç aileden oluşan zümreye, sonra da bunların
yerleştiği köye veya ekip biçtikleri mezra'aya
da ad olarak vermişlerdir. 1455 Tarihli Tahrir
Defteri'nde bu köy adlarıyla şahıs adlarının
özdeşleştiği yüzlerce örnek görmek mümkündür[8].
Meselâ, Defter'in bir yerini tesadüfen açalım.
Karşımıza çıkan Sevdeşlü'nün kaydı aynen
şöyledir: "Karye-i Sevdeşlü, yurd-ı evlad-ı
Sevdeşlü; eşküncü müsellemlerdir" (s.219).
Buradan anlaşılan şudur: Köy Sevdeş adındaki bir
Türk ve ona mensup olan kişiler tarafından
kurulmuştur. Bunlar, müsellem adı verilen askerî
gruba mensupturlar ve hâlen bu görevi ifa
etmektedirler. Bu köyün arazisi, fetih hakkı
olarak Sevdeşlü oymağının yurdu olmuştur. Bu
nottan sonra Defter'de yirmi iki aile reisinin
adları ve görevleri sayılmıştır. Hepsi de
müslüman Türk olan bu kişilerden kimisi müsellem
kimisi yamaktır. Aralarında imam ve şeyhler de
vardır. Sevdeş adı, bugün hâlâ yaşamaktadır.
Zira bu köy bugün Aybastı'ya bağlı Alacalar
köyünün Sevdeş mahallesi olarak varlığını
muhafaza etmektedir.
Bunun gibi yüzlerce örnek
saymak mümkündür. Çünkü 1455 yazımı sırasında,
adları zikredilen köylerin sakinleri arasında
baba adı söz konusu köyün adıyla aynı olan
şahısların hayatta oldukları görülmektedir.
Mesela Beğmiş oğlu Davud'un Kethüdâlık yaptığı
köyün adı Beğmiş-lü'dür. Hacı Ahmed oğlu Melik
Ahmed'in oturduğu köyün adı Ahmed-lü, Musa Dede
oğlu Şeyh Pir dede'nin şeyhlik yaptığı köyün adı
Musa-Dede'dir. 1455'te yaşayan şahısların veya
babalarının adlarının köy adlarıyla özdeşleşmesi
olgusu, bu köylerin en fazla bir nesil önce adı
geçen kişiler tarafından kurulduğunu ve iskân
edildiğini göstermektedir.
Hemen hemen fetihten 65-70
yıl sonra yapılan bu Tahrir Defteri'ne
kaydedilmiş bulunan aile reislerinden hareketle
yapılan hesaplamalara göre, o günkü Ordu
Vilayeti'nin nüfusu 6651 müslüman Türk ve 526
Hristiyan Rum ailesinden ibaretti.
Hristiyanlardan 360 aile, Selçuklular zamanında
fethedilmiş olduğunu sandığım Milas
(Mesûdiye)'da yaşıyorlardı. Burası Canik
dağlarının güney yakasında önemli bir kale idi.
Türklere teslim olarak, zimmi statüsüne girmiş
olmaları muhtemeldi. Canik yaylalarından sahile
ve Fatsa'dan Giresun'a uzanan sahada, yani Orta
Karadeniz'in kuzey yakasında ise, sadece altı
yerde, Bolaman, Vona, Öksün, Bendehor ve
Habsamana kalelerinde hristiyan halka
rastlanmakta idi. Bunların toplamı 166 hâneden
ibaretti. Öyle zannediyorum ki, bunlar da fetih
sırasında adı geçen kalelere sığınmışlar, fakat
dört bir yandan kuşatılmış vaziyette
olduklarından ve kurtuluş ümitleri de
kalmadığından daha sonra teslim olarak zimmî
statüsünde Türk hâkimiyetini benimsemişlerdir.
Bunların, bölgeye fetihle birlikte yerleşen Türk
nüfusuna göre nispetleri son derece düşük olup,
sadece % 7,9'dan ibâretti. Türk öncesi yerli
halkın geriye kalanı, yukarıda bahsettiğim yüz
yıllık mücadele sürecinde ve özellikle de son
fetih sırasında ya kaçmış ya da savaş meydanında
yok olmuştu. Türk hakimiyetine giren
hristiyanlardan ihtida ederek müslüman olanlar
yok denecek kadar azdı. Zaten, fetih sırasında
ve sonrasında teslim olan ve zimmî statüsüne
geçen hristiyanlar, varlıklarını Milli Mücadele
dönemine kadar devam ettirmişler ve
Yunanistan'daki Türklerle mübadele edilmişlerdi.
Semerkand'a giderken
1402'de Ordu bölgesinden geçen İtalyan seyyah
Clavijo, bu bölgenin "Erzamir" (Hacıemir) adında
bir Türk beyinin elinde olduğunu ve kumandası
altında 10.000 kişiden oluşan bir süvari ordusu
bulunduğunu belirtmektedir. Bu rakam, Fâtih
döneminde Ordu yöresinde yaşayan müslüman
Türklerin aile sayısını gösteren 6651 rakamıyla
karşılaştırılırsa, buradan ilgi çekici bir sonuç
çıkarılabilir: Öyle ki, Clavijo'nun asker olarak
bahsettiği kişilerin, normal aile reislerinden
başkaları olmadıkları söylenebilir. Çünkü bu iki
rakam birbirine yakın gözükmektedir. Aradaki
fark, öyle zannediyorum ki, Fâtih döneminde
Ordu'ya bağlı olan ve İskefsir diye adlandırılan
Reşadiye'nin nüfusunun, defterin bu bölümünün
eksik olması yüzünden bu nüfusa dahil
edilememesinden ve Hacıemiroğulları Beyliğinin
Fatsa-Ünye arasında da yerleri olmasından
kaynaklanmaktadır. Bu yörelerin nüfusu da dahil
edildiğinde, hemen hemen Hacıemiroğulları
nüfusunun 10.000 âileden olustuğu söylenebilir.
Bu anlatılanlar
çerçevesinde, "Türk milleti ordu-millettir"
özdeyişinin tarihî gerçekliğini görmek
mümkündür. Görüldüğü gibi bölgenin fethi ve
iskânı, Türk boy ve oymaklarının, sadece asker
nitelikli üyeleri tarafından değil, bütün aile
fertlerinin katılımıyla gerçekleştirilmiştir.
Zaten her aile reisinin asker olarak
değerlendirildiği görülmektedir. Dolayısıyle
Ordu yöresinin fethi, profesyonel orduların bir
bölgeyi veya ülkeyi fethetmesine
benzememektedir. Bu sebeple ben bu türlü fethe,
iskân yoluyla vatan edinmek üzere toptan fetih
hareketi diyorum. Ve öyle zannediyorum ki,
yukarıda tarihî belgelere dayanarak açık seçik
göstermeye çalıştığımız fetih ve iskân biçimi,
Selçuklular döneminde, Anadolu'nun büyük bir
bölümünde uygulanmış olan ve bu ülkedeki nüfus
ve kültür yapısının temelini oluşturan fetih ve
iskân biçimidir. Bu hareket Osmanlılar
tarafından Batı Anadolu'ya ve Balkanlara doğru
devam ettirilmiştir.
İşte Ordu yöresinin
tarihi, fetih sonrası bölgede kalan % 7,9'luk
yerli hristiyan halkla (526 hâne) nüfusun geriye
kalan büyük kesimini oluşturan 6651 hânelik
müslüman Türk nüfusun ve daha sonra bu nüfusta
meydana gelen değişmelerin tarihi demektir.
Hristiyanların nüfusu, 1485'te % 5,5'e
düşmüştür.Gerçi bu dönemde Türklerin nüfusunda
da azalma vardır. Çünkü 1461'de Fâtih Sultan
Mehmed tarafından Trabzon İmparatorluğu ortadan
kaldırılmış ve bölgenin nüfusu doğuya doğru
kaymıştır. Ancak bundan sonra Türk nüfus büyük
ölçüde arttığı halde, gayrimüslim nüfus önce
azalma trendine girmiş, daha sonra çok yavaş bir
artışla 1613'lerde, ancak 594 hâneye
yükselebilmiştir. Bunun da 593 hânesi
Mesûdiye'dedir. Bir hristiyan hâne de Şemseddin
Nâhiyesi’nde yaşamaktadır. Bunun dışında bölgede
hiç hristiyan nüfus kalmamıştır. Türklerin
nüfusu ise, 20.970 hâneye yükselmiştir. Toplam
nüfus içinde hristiyanların oranı sadece, %
2.8'dir[9]. Daha açık bir ifâdeyle diyebiliriz
ki. XVII. yüzyıl başında, batıdan doğuya
Fatsa-Giresun ve kuzeyden güneye Karadeniz ile
Mesûdiye-Reşadiye arasında kalan bölgede,
müslüman Türkler dışında hiç bir etnik zümre
yoktur.
Ancak, XVIII. yüzyıldan
itibaren, özellikle XIX.yüzyılda bölgeye yeni
bir hristiyan nüfus akışı başlamıştır. Bunlar
genellikle şehirlere ya da o zamana kadar boş
olan güzlelere yerleşmişlerdir. Siyasî amaçla
yerleştikleri sezilmektedir. Osmanlı Devleti'nin
merkezî otoritesi zayıfladıkça bunlar, Türklere
karşı harekete geçmeye başlamışlar, bölgede
kargaşa çıkartmışlar; bu uygunsuz hareketleri
ise onların Milli Mücadele'den sonra Lozan
Antlaşmasıyla ülkeden çıkartılmalarına sebep
olmuştur.
Aile bazında değil fert
bazında bir değerlendirme yapacak olursak, Ordu
yöresinin yukarıda belirttiğimiz sınırları
içinde, genel nüfus 1455 yılında 36.855 iken bu
rakam 1613'te 72.689 olmuştur. Nüfus bu dönemde
artmıştır ama bölge için önemli bir yoğunluk
ifâde etmez. Zira bugün aynı bölgenin bazı
ilçelerinin sırf merkezdeki nüfusları neredeyse
bu rakamlar civarındadır. Söz konusu nüfusun
diğer bir özelliği de dinamik ve genç bir nüfus
oluşudur. Evlilik çağına gelmiş fakat henüz
evlenmemiş genç erkeklerin toplam nüfus içindeki
oranı 1455'te % 9 iken, 1613'te % 40'a
çıkmıştır.
***
Klasik Osmanlı döneminde
bu nüfusun sosyal yapısı, şöyle bir manzara
arzediyordu. Hemen belirtelim ki, bölgede
şehirli yoktu.- Çünkü bu dönemlerde söz konusu
bölgede şehir denilebilecek bir yer yoktu.
Bölgenin kaza merkezi olduğu anlaşılan bugünkü
Eskipazar’da 1455'te 16 hânelik cemaat-i
muhterife denilen iş sahipleri ve zanaatkarlar
grubu ile 19 hânelik cemaat-i 'Alevî denilen
başka bir grup vardı. Bölgeye ilk yerleşen
Türkler olduğu anlaşılan bu gruplar maktu bir
vergi veriyorlardı. Bunlar arasında kadının ve
subaşının hizmetkarları da yer alıyordu. Ayrıca
Eskipazar'da kadîmlik yurtlarında ekip biçerek
yaşayan ve vergi vermeyen 47 hâne mevcuttu. Otuz
yıl sonra bu gruplar kaybolmuştur.
Bölgenin yönetimi tımar
beylerinin elindeydi. Bölgede 1455'te 224 tımar
beyi görev yapmaktaydı. Bunların yarıya
yakınının tımar beyi olmaları dışında özel bir
görevleri yoktu. Önemli bir kısmı Mesûdiye ve
Gölköy kalelerinde dizdâr veya mülâzım olarak
görev yapmaktaydılar. Bu dönemlerde Gölköy
kalesinin en önemli merkez olduğu
anlaşılmaktadır. Din görevlilerinden de tımar
sahibi olanlar vardır. Bunlar şeyh, halife,
fakîh, baba, pir gibi unvanlara sahiptirler.
Diğer bir mahallî yönetici grubunu ise, subaşı,
dîvânbaşı, Kethüdâ, çeribaşı, tamgacı, müsellem
ve korucu gibi görevliler teşkil etmektedir.
Bunların dışında tımar beylerinin % 20'sini de
ağa, çelebi, bey, mir, emir, şah gibi unvanlar
taşıyan kişiler oluşturmaktadır. 1485'te tımar
beylerinin sayısı % 65 oranında artarak 344'te
çıkmıştır. Gözlenebilen bir başka değişme de,
özel görev ve unvanı olmayan tımar beylerinin
oranının oldukça yükselmesi ( % 69), kale
dizdârlarının ve mülâzımlarının oranında (% 16)
küçük bir artışın olması, diğerlerinin ise
azalmasıdır. Burada Osmanlıların bir beylikten
devraldıkları bir bölgeyi kendi standartlarına
uydurmak için gerçekleştirdikleri
gözlenmektedir.
Tımar beylerinin gelir
durumlarında tam bir denge olduğu söylenemez.
1455'te geliri 1000 akçenin altında olanların
oranı %51'dir. Sadece % 8'i beş bin akçeden daha
fazla dirliğe sahiptir. 1485'te ise bin akçe ve
daha aşağı dirlik sahibi olan tımar beylerinin
oranı % 71'e çıkmış, dört bin akçeden daha fazla
gelire sahip tımar beyi ise kalmamıştır.
Tımar sahibi yöneticiler
dışında Ordu yöresinde yaşayan halkı, vergi
mükellefleri, müsellemler, mülk sahipleri, vergi
vermeyen fakat bölgede herhangi bir kamu hizmeti
gören muhtelif zümreler, düşmüş sipahiler ve
sipahizâdeler, yaşlılar ve sakatlar gibi bir
takım gruplara ayırmamız mümkündür.
Yukarıda da belirttiğimiz
gibi, klasik Osmanlı döneminde bölgede şehir
hayatı olmadığından. halkın tamamının tarımla
uğraştığını söyleyebiliriz. Ancak bunlardan bir
kısmı kendilerine tahsis edilen arazileri
işlemek ve devlete vergisini ödemekle yükümlü
bulunurken, vergiden muaf olan diğerleri sırf
geçimlerini temin etmek gayesiyle tarımla
uğraşmak zorundaydılar.
Bölgemizde vergi mükellefi
çiftçi âilelerinin nisbeti, 1455'te % 64 iken,
1520'den itibaren % 96'lara yükselmiştir. Bu
değişimde rol oynayan faktörler arasında
müsellem denilen askerî grupların ve sayyad
denilen avcıların statülerinin değiştirilerek
vergi mükellefi kılınmaları da vardır. Ancak, bu
değişikliğin asıl sebebi, Ordu ve yöresinin,
daha önce bölgeyi fethedenlerin oluşturduğu bir
beylik idarî yapısından Osmanlı
İmparatorluğu'nun merkeziyetçi idaresi altında
bir kaza statüsüne dönüştürülmüş olmasıdır.
İlhaktan hemen sonra sosyal yapıya dokunmayan
Osmanlılar, daha sonra çeşitli tedbirler alarak,
her yerde olduğu gibi, buraya da tedricen kendi
yönetim tarzlarını uygulamışlar ve sosyal yapıyı
da yeniden biçimlendirmişlerdir.
XV. ve XVI. yüzyıllarda,
Ordu'da tam çiftliğe sahip olanların sayısı,
1455'te bir iken 1613'te ancak 14 olabilmiştir.
Genelde halkın küçük bir kesimi yarım çiftliğe,
geriye kalan büyük bölümü ise yarım çiftlikten
daha küçük toprak parçalarına sahiptir.
Toprağın, halka küçük parçalar halinde
dağıtılmasının, arazinin çok engebeli olması
dolayısıyla, tarımın hayvan gücünden çok insan
emeğiyle gerçekleştirilmesi zorunluluğundan
kaynaklandığı söylenebilir.
Ellerindeki toprağın
büyüklüğüne göre çift, nîm ya da bennak denilen,
tarımla geçinen ve vergi veren bu gruplar
arasında, başka işlerle meşgul olanlar; meselâ
imamlar, şeyhler, fakîhler, câmi mimarları, kale
hizmetkârları, terziler, çul dokuyucular,
bakırcılar, demirciler, semerciler, hallâclar,
yaycılar, zurnacılar vardır. Bunlar aynı zamanda
çiftcilik yapan ve vergi veren meslek
sahipleridir. Bunların dışında vergiden muaf
tutulmuş meslek sahipleri de vardır ki, onları
ayrıca göreceğiz.
Vergi vermeyen bu
gruplardan birisi, müsellemler'di. Bunlar harp
zamanı sefere katılan, diğer zamanlar
topraklarında ekip biçen kişilerdi. Sırayla
sefere giderlerdi. Geride kalanlar, gidenlere
yamak olur ve onlara harçlık vermekle yükümlü
bulunurlardı. Bunların Ordu bölgesinde toplam
nüfus içindeki oranları 1455-1613 yılları
arasında %10 - % 24 arasında değişmiştir. Bu
artışın sebepleri arasında zâviyedârların
cocuklarının da müsellem yazılmaları vardır. Bu
her iki grup da bölgeyi feth edenlerden
müteşekkildi. Çünkü Tahrir Defterleri’nde
müsellemlerin, "tutageldikleri kadîmlik
yurtlarıyla eşer eşküncü" oldukları
belirtilmektedir. Bu ifâdelerden fetihden beri
bu görevle yükümlü bulundukları anlaşılmaktadır.
Şeyh denen zâviyedârların da bölgenin iskânı ve
Türkleştirilmesinde oynadıklan rol
bilinmektedir. Stratejik mevkilere kurulan ve
genelde vakıflarla desteklenen zaviyeler, geleni
gideni ağırlayan misafirhaneler, haberleşme
merkezleri ve kültür evleri olarak hizmet
görmüşlerdir. Buraların kurucusu olan şeyhlerin
yatır haline gelen mezarları halk tarafından
bugün bile ziyaret edilen kutsal mekanlar olarak
varlıklarını sürdürmektedirler. Halkın her yıl
şölenler düzenlediği, Ulubey'in Şeyhler
köyündeki, köye adını veren Şeyh Abdullah ve
Kabataş Kuzköy'deki Şît Abdal türbeleri
bunlardan sadece ikisidir. Arşiv kayıtlarına ve
bölge üzerinde yapılan folklor araştırmalarına
göre fetihten XIX-yüzyıla kadar elliye yakın
zaviye Ordu yöresinde görev yapmıştır.[10]
1455'te Ordu yöresinde
halkın % 1'ini mâlikâne sahipleri oluşturuyordu.
Bu mâlikâneler, Osmanlı öncesinden kalma ağa,
bey, çelebi, paşa ve hatun diye adlandırılan
kişilerin oluşturduğu aristokrasinin elinde
bulunuyordu. Fakat zamanla Osmanlılar bunların
elindeki mülkleri çok çeşitli tedbirlerle ya
tımara dönüştürerek ya da vakıflaştırarak kendi
sistemlerine uydurmuşlardır. Satın alınarak ya
da başka yollarla devletleştirilen mâlikânelerin
gelirleri, derbendci ve köprücü gibi kamu görevi
gören kişilere tahsis edilmiştir. 1613'lerde
eski sahiplerinin nesli elinde kalan mâlikâne
sayısı son derece azdır.
Ordu bölgesinde vergiden
muaf olan diğer gruplar arasında, arşiv
kayıtlarında kendilerine çok seyrek rastlanan
kadı, müderris ve muhassil gibi görevliler,
aralarında okçu, kemanger, neccâr, kürekçi,
demirci, marangoz gibi ihtisas sahiplerinin de
bulunduğu ve özellikle Mesûdiye ve Gölköy
kalelerinde görev yapan kale erenleri, saray
için zağanos, şahin ve çakır tutan ve sayyâdân
denilen kuşçular, demir ocaklarında çalışan ve
küreci denilen madenciler ve ırgadları vardır.
Vergi muafiyetinden
yararlanan bir zümre de el-mu'âfiye genel adıyla
anılmaktadır. Bunların belgelerde kadîmlik
yurtlarıyla muaf oldukları belirtilmiştir.
Bunlar arasında, şeyh, zâviyedâr, imam, emekli
sipâhi, yaralı, sakat, fakîh, fakîhoglu, şeyh,
şeyhoğlu, zâviyedâr veya zâviyedârzâdegân,
kethüdâ veya kethüdâoğlu, duacı ya da bu
zikredilenlerin hizmetinde çalışan kişiler
vardır. Ayrıca imam, hatip, hâfız ve şeyhlerden
oluşan ve mülâzım-i câmi' denilen din
görevlileri, cemâ'at-ı ulemâ ya da cemâ'at-i
Hilmi Dede diye adlandırılan ve din ya da eğitim
hizmeti gören kişiler de vergiden muaftırlar.
Şeyhlerden ve zâviyedârlardan yukarıda kısaca
bahsetmiştik. Bunların hepsi de bölgenin fethine
katkıda bulunan kimseler ve onların
halefleridir. 1455'te toplam nüfus içindeki
oranları %20 civarındadır. Hepsi de topluma
sosyal ve kültürel hizmet sunmaktadırlar.
Vergiden mu'af oluşlarının sebebi budur. Osmanlı
öncesinde teşekkül eden bu yapılaşma başlangıçta
Osmanlılar tarafından da bozulmamıştır. Fakat,
fetihten itibaren XVII. yüzyıl başına kadar
toplumda meydana gelen dönüşümler sonucunda,
Ordu ve yöresinde, şeyhzâdeler ve beyzâdeler
diye adlandırabileceğimiz sosyal mevkileri ve
iktisadî durumları açısından toplumun büyük
kesiminden farklı ve daha üst seviyede bir
zâdegânlar zümresinin ağırlık kazandığını
söyleyebiliriz. Bununla birlikte, söz konusu
zâdegânların sayısında son derece azalma
görülmektedir. Gerçekten toplam nüfus içindeki
oranları, 1613'lerde %3'e kadar düşmüştür.
***
Osmanlılar döneminde
Ordulular kapalı bir tarım ekonomisi
yaşıyorlardı. Bölgede genel olarak hububat
tarımı yapılıyordu. XVI. yüzyılın ikinci
yarısına kadar sadece buğday ve arpa ekilirken,
bu dönemden itibaren bölgede mısır, mercimek,
fiğ ve burçak tarımına da başlanmıştır.
1455-1485 yılları arasında nüfustaki azalmaya
paralel olarak tarım üretiminde de azalma
gözlenmektedir. Bu tarihten itibaren üretim
artışları kaydediliyor. 1455'te 5.665 ton buğday
üretilirken 1613'te bu rakam 6.900 tona
yükseliyor. Gerçi üretim artışı nüfus artışının
gerisindedir. Aynı tarihlerde kişi başına düşen
buğday 153 kilodan 95 kiloya inmiştir. Bu düşüş
devam edecektir: 1945'lerde Ordu merkez
kazasında kişi başına sadece 4,5 kilo buğday
düsüyordu. Bu sebeple 1485'ten itibaren buğday
ve arpa fiyatlarında artışlar meydana gelmiş;
fiyatlar, 1547'de ikiye, 1613'te ise üçe
katlanmıştır. Buna rağmen tahıldaki 158 yıllık
fiyat artışı sadece % 2.8'dir. Bu rakam, Osmanlı
klasik döneminde Ordu ili yöresinde istikrarlı
bir ekonomik yapının mevcudiyetine delalet
etmektedir.
Buğday ve arpa üretiminin
nüfus artış hızı ölçüsünde seyretmemesinin bir
sebebi de. 1547'den itibaren bölgede mısır
üretiminin başlamış olmasıdır. Gerçi mısır
üretimi de söz konusu dönemlerde önemli bir yer
edinememiştir. Zira kişi başına düşen mısır 5 kg
civarındadır. Daha sonraki asırlarda mısır
üretiminin payı nispeten artsa da, bu tarım
ürünlerinin hepsinin yerini XIX.yüzyıl içinde
yaygınlasan ve asrımızda yörenin en önemli ürünü
haline gelen fındık üretimi alacaktır.
Ordu ekonomisinde arıcılık
önemli bir yer tutmaktadır. 1455 yılından
itibaren, Kovan sayısının seneden seneye arttığı
görülmektedir. Çünkü tabiat arıcılığa müsait bir
yapıya sahiptir ve arıcılık için fazla insan
gücüne ihtiyaç duyulmamaktadır. Bilindiği gibi
bugün de Ordu'da arıcılık ileri seviyededir. Bu
bağlantı, ekolojik ve tarihî kültür ortamının
buluştuğu nokta gibi gözükmektedir.
Osmanlılar döneminde Ordu
bölgesinde, hayvancılık önemli bir yer
tutuyordu. Kaynaklardan özellikle koyun
yetiştirildiği anlaşılıyor. Koyun üretimi
1547'lere kadar bir artış tirendi göstermiş
fakat sonraki yüzyıllarda düşmeye başlamıştır.
Kişi başına düşen koyun 1455'te 0.34 iken, bu
pay 1547'de 1.5'e çıkmış, 1613'te ise bire
inmiştir. 1971 rakamlarına göre ise, Ordu'da bir
çiftçi ailesi başına 1.1 küçük baş hayvan
düşmektedir. Bu da bölgemizde küçük baş hayvan
üretiminin XVII.yüzyıldan bu yana sürekli
azaldığını göstermektedir.
1390'larda bölgenin
fethinden itibaren 1960'lara kadar Orduluları
hayatı köylerle yaylalar arasında mevsimlik
göçlerle geçiyordu. Bu tarım ve hayvancılığın
birarada yapılmasından kaynaklanıyordu. Zira
hayvanların ilk bahardan itibaren tarım yapılan
köylerden önce güzlelere sonra da yaylalara
doğru uzaklaştırılması gerekiyordu. Sonbaharda
tekrar hayvanlarla birlikte güzleye iniliyor;
kış ise kışlak denilen köylerde geçiriliyordu.
Böylece zaten dar alanlarda yapılan tarım
hayvanların zarar vermesinden korunuyordu.
XVIII.yüzyıldan itibaren,
daha önceleri oldukça boş olan sahillere doğru
da inilmeye başlandı. Bugün sahilde yer alan
bütün kasabalar bu dönemden itibaren teşekkül
ettiler. Hatta, Ordu şehri bile bugünkü yerinde
XVIII. yüzyıl sonlarında teşekkül etmeye
başlamıştır. Bununla birlikte bütün bu
kasabaların köy görüntüsünden kurtularak şehir
havasına bürünmeleri ancak XX.yüzyıl içinde
gerçekleşecektir. Bölgenin son üç yüzyılının
tarihi ile ilgili kaynaklar, henüz tahlil
edilerek ortaya konulamamıştır. Bununla birlikte
söz konusu kaynaklar üzerinde, Türk Tarih
Kurumu’nda yürütülen bir proje çerçevesinde
çalışmalar sürdürülmektedir. Ayrıca saha
üzerinde, folklor araştırmaları çerçevesinde,
Necati Demir tarafından kültür varlıklarının
envanteri yapılmış, kültür unsurları
derlenmiştir; hatta beşerî cografya açısından
Bolaman havzası üzerinde bir çalışma
gerçekleştirilmiştir. Bunlar gün ışığına
çıktıkça, yakın çağlarda ve günümüzde, Ordu
yöresinin sosyal, ekonomik ve kültürel yapısı ve
bu yapıdaki değişmeler daha iyi anlaşılacak ve
geleceğe yönelik kalkınma projelerinin zeminini
oluşturacaklardır.
ORDU YÖRESİYLE İLGİLİ
ARAŞTIRMALAR:
Son yıllarda, Ordu yöresi
üzerinde ilmî araştırmalar başlatılmış olup
bunlar sürdürülmektedir. Bu çalışmalardan en
önemlisi, Türk Tarih Kurumu tarafından yürütülen
Türkiye'nin Sosyal ve Kültürel Tarihi (TUSOKTAR)
projesi çerçevesinde, Türkiye'nin Ekonomik ve
Sosyal Tarihini Sondaj Metoduyla Araştırma
Grubu'nun yürüttüğü Ordu Yöresi
araştırmalarıdır. Ordu yöresi, bu proje
kapsamında incelenmeye alınan on bölgeden
birisidir.
Projeye gore, ele alınan
bölgenin bir taraftan kaynakları yayınlanmakta
bir taraftan da bu kaynaklardan hareketle
tahlilî değerlendirmeler yapılarak
yayınlanmaktadır. Bu çerçevede yayınlanan ve
yayınlanmaya hazırlanmış ve hazırlanmakta olan
çalışmalar şunlardır:
1. Bahaeddin Yediyıldız, Ünal
Üstün, Ordu Yöresi Tarihinin Kaynakları I -1455
Tarihli Tahrir Defteri- , Türk Tarih Kurumu
Yayını, Ankara, 1992.
Bu eser, Fâtih Sultan
Mehmed döneminde Ordu yöresinde yaşayan toplum,
bu toplumu oluşturan zümreler, bunların
statüleri, iktisadî vaziyetleri, birbirleriyle
ve devletle ilişkileri, vs. gibi konular
hakkında en önemli kaynaklardan biridir, Aslı
yeni yazısıyla birlikte yayımlanmıştır. Sunuş
yazısında, bölgenin tarihî şahsiyetleri ve
yörenin geleneksel kültürü hakkında
değerlendirmeler yapılmıştır. Kitabın sonuna da,
yer adları, şahıs adları ve terimler ile ilgili
dizinler konulmuştur. Böylece diğer kaynaklar
yayınlandıkça bu dizinlerden hareketle
karşılaştırmalı değerlendirmeler yapma imkanı
doğacaktır.
2.Bahaeddin Yediyıldız, Ünal
Üstün, Ordu Yöresi Tarihinin Kaynakları II -1485
Tarihli Tahrir Defteri- . Türk Tarih Kurumu
Yayınları, Ankara, 2002.
3.Bahaeddin Yediyıldız, Mehmed
Öz, Ünal Üstün, Ordu Yöresi Tarihinin Kaynakları
III -1520 Tarihli Tahrir Defteri'nin Ordu ve
Samsun ile İlgili Bölümleri- Türk Tarih Kurumu
Yayını, Ankara, 2002.
4.Bahaeddin Yediyıldız, Ünal
Üstün, Ordu Yöresi Tarihinin Kaynakları IV -1547
Tarihli Tahrir Defteri-Hazırlık çalışmaları
tamamlanmış olup, yakında basımı için Türk Tarih
Kurumuna teslim edilecektir.
5.Bahaeddin Yediyıldız, Ünal
Üstün, Ordu Yöresi Tarihinin Kaynakları V -1613
Tarihli Tahrir Defteri- Baskıya hazırlama
çalışmaları sürdürülmektedir.
6-Bahaeddin Yediyıldız, Ordu
Yöresi Tarihinin Kaynakları VI -1643 Tarihli
Avarız Defteri-. Bu defterde de köylere
varıncaya kadar idari yapılanma, nüfus, sosyal
yapı ve ekonomi ile ilgili veriler
bulunmaktadır. Yayına hazırlık çalışmaları devam
etmektedir.
7.Bahaeddin Yediyıldız, Ordu
Yöresi Tarihinin Kaynakları VII - Vakfiyeler-.
Ordu yöresinde Hacı Emiroğullarından
Osmanlıların sonuna kadar kurulan vakıfların
vakfiyeleri Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi
taranarak derlenmiştir. Yeni yazıya çevirme
çalışmaları devam etmektedir. Bir değerlendirme
ile birlikte yayına hazırlanmaktadır.
Söz konusu proje
çerçevesinde Cumhuriyet Üniversitesi öğretim
üyelerinden Doç.Dr.Necati Demir, Ordu’yu köy köy
dolaşmış ve yerüstü kültür varlıklarını tesbit
ederek, bunların envanterini çıkarmıştır. Bu
çalışmayla maddi eserler fotoğraflanarak
albümler hazırlanmış, sözlü kültür de kayda
geçirilmiştir. Bunlar da Ordu Yöresi Tarihinin
Kaynakları arasında yayınlanacaktır.
Bu kaynak dizisi,
arşivlerden ve kütüphanelerden çıkarılacak diğer
defter veya belge koleksiyonlarıyla olduğu kadar
saha araştırmaları sonucu bölgeden derlenen
kitabeler, efsaneler, vs... gibi diğer veri
koleksiyonlarıyla devam edecektir.
Yayınlanmış ve yayına
hazırlanmakta olan kaynaklardan hareketle bazı
araştırmalar da yayınlanmış bulunmaktadır.
Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:
1. Bahaeddin Yediyıldız, Ordu
Kazası Sosyal Tarihi, Kültür Ve Turizm Bakanlığı
Yayını, Ankara 1985. On bin adet basılan bu
kitabın mevcudu kalmamıştır. Yeni kaynaklar
ışığında gözden geçirilerek yeniden kaleme
alınacak ve yayınlanacaktır.
2. Bahaeddin Yediyıldız, Özkan
İzgi. "1455 yılında Ordu ve yöresinde kullanılan
şahıs adları", Şükrü Elçin Armağanı, Ankara
1983, s.361-368.
3. Bahaeddin Yediyıldız, "Ordu
ili yer-adları" , Türk Kültürü Araştırmaları
Dergisi (Prof.A.Necati Akder Armağanı, Ankara
1984, XXII/ 1 -2), s.20-36.
4. Bahaeddin Yediyıldız, "Kimlik
Bunalımı,", Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek
Kurumu Bülteni (Kasım 1987. sayı:7), s.10-16.
5. Bahaeddin Yediyıldız,
"Niksarlı Ahi Pehlivan’ın dârü's-sulehâsı" Türk
Tarihinde ve Kültüründe Tokat Sempozyumu,
Ankara, 1987, s.281-290.
6. Bahaeddin Yediyıldız "Ordu
yöresine âit bazı folklor unsurlarının tarihî
kökenleri”, III. Milletlerarası Türk Folklor
Kongresi Bildirileri, c- IV, Ankara, 1987,
s.439-446.
7. Bahaeddin Yediyıldız,
"Aybastı Kuzköy Yatırının tarihçesi", IV.
Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi
Bildirileri, c. IV, Gelenek, Görenek ve
İnançlar, Ankara, 1992, s.269-275.
8. Bahaeddin Yediyıldız, “Millî
kimlik ve tarih”, Tarih Boyunca Anadolu’da Türk
Nüfus ve Kültür Yapısı, Ankara, 1995, s. 62-68.
9. Mehmet Öz, XV-XVI.
yüzyıllarda Canik Sancağı, Türk Tarih Kurumu
Yayını, Ankara, 1999.
10.Necati Demir, Ordu İli ve
Yöresi Halk Kültürü (Yukarıda belirtilen proje
çerçevesinde Türk Tarih Kurumu tarafından
yayımlanacak)
11.Mustafa Özdemir, Bolaman Çayı
Havzası’nın Coğrafyası (Yukarıda belirtilen
proje çerçevesinde Türk Tarih Kurumu tarafından
yayımlanacak).
12.Fatma Acun, Karahisar-ı Şarkî
ve Koyulhisar Kazaları Örneğinde Osmanlı Taşra
İdaresi –Sistem Yaklaşımıyla Bir Analiz-
(Yukarıda belirtilen proje çerçevesinde Türk
Tarih Kurumu tarafından yayımlanacak)
Bir taraftan bu ilmî
kaynak yayınlarından ve araştırmalardan, diğer
taraftan saha üzerinde bizzat kendisinin
topladığı efsane, kitabe ve benzeri türdeki
verilerden hareketle Ordu ve ilçeleri hakkında
popüler yayınlar yapan Sıtkı Çebinin kitaplarını
da burada zikretmek gerekir. Tarihi gerçeklerin
geniş kitlelere ulaştırılmasının en iyi
yollarından biri bu tür popüler eserlerin
yaygınlaştırılmasıdır. Bu açıdan, Sıtkı Çebi’nin
eserleri büyük bir görev ifa etmektedir. Bunlar
arasında, daha önce yazmış olduğu Ordu ili ve
50.Yılda Ordu Şehri (Ordu, 1973) ve Çağlar
içinde Ordu (Ordu, 1978) gibi eserleri yanında
özellikle yukarıda bahsedilen kaynak ve
araştırmaları popülerleştiren Bütün Yönleriyle
dünden bugüne Ulubey (1995), Madenin Nabız Gibi
Attığı Yer Kabadüz (1996), Kabataş İlçesi ve
Köylerinin Tarihi (1991), Gülyalı (Ebülhayr) ve
Köyleri Tarihi (1985), Çamaş’ın Tarihi (1991)
gibi yayınları kolay okunabilirliği ve dağıtımı,
dolayısıyla da bilginin popülerleştirilmesi
açısından son derece önemlidir. Diğer taraftan,
Sıtkı Çebi’nin Ordu Efsaneleri, Ordu Evliyaları
ve benzeri çalışmaları bölgedeki folklorik
verileri topladığından ilmî araştırmalar için
önemli kaynak olma niteliği taşımaktadır. Mithat
Baş’ın Mesûdiye (İstanbul, 1982)’si gibi eserler
de bu açıdan önemlidir. Bu bakımdan, Sıtkı
Çebi’nin toplamış olduğu verileri ihtiva eden
çalışmalarından bazılarının, yukarıda
bahsettiğimiz Ordu Yöresinin Kaynakları dizisi
içinde yayını düşünülmekte ve bu yöndeki
çalışmalar sürmektedir.
Bu araştırmalar ve
değerlendirmeler devam edecek; bütün kaynakların
yayını tamamlandıktan ve bu kaynaklar üzerinde
beşeri bilimlerin bütün dallarıyla ilgili bilim
adamlarının tahlil ve yorumları da
yayınlandıktan sonra, Ordu Tarihi hakkında genel
bir sentez gerçekleştirilecektir ki, işte asıl
Ordu Tarihi o zaman ortaya çıkmış olacaktır.
Ordu ile ilgili olarak bugüne kadar yayınlanmış
bilgi ve belgelerin listesini ihtiva Ordu yöresi
"bibliyografya”sı olarak, şimdilik Sıtkı
Çebi’nin “Ordu Yöresi Tarihi Bibliyografyası”
(Vakıflar Dergisi. Ankara. 1994, sayı. XXIII,
s.343-352) adlı denemesinden yararlanılabilir.
* Hacettepe Üniversitesi Tarih
Bölümü Başkanı, ANKARA
[1] Chronique de Trébizonde,
(composée en Grec par Michel Panarète, publiée
pour la première fois, d'après un manuscrit de
Venise, par M.Tafel, à la suite des opuscules
d'Eustathe, en 1829, et traduite en Français par
M.Brosset Jeune), in Lebeau, Histoire du
Bas-Empire, Paris, 1836, s.482-509.
[2] Bu kayıttan sonra, Bölük'ün
ilk köyü olan Karye-i Meliklü'nün kaydı da
şöyledir: "Karye-i Meliklü, tımar-ı Yenice Ağa
veled-i Mustafa Ağa". Bu köyün ilk şahsı da
şöyle kaydedilmiştir: "Pir Kadem, mezkur Kethüdâ
dîvânbaşı-yı Geriş-i mezkur Meliklü"
(s.370).
[3] Şemseddin Kethüdâ'nın adı
ayrıca bu Bölük'e bağlı Gücceklü köyünün
mu'afları arasındadır: "müsellem Şemseddin
Kethüdâ, dîvânbaşı, eşmez"(s.380). Bu da bölgeyi
fetheden ve bölüğe adını veren Şemseddin
Kethüdâ'nın hala hayatta olduğunu
göstermektedir.
[4] B.Yediyıldız, Ordu Kazası
Sosyal Tarihi, Ankara 1985, s.44 vd.
[5] Bucak, köşe ya da günümüzde
doğrudan idari bir birim adı olarak kullanıldığı
gibi, özel şahıs adı olarak da kullanılmaktadır.
Bkz-Aydil Erol, Şarkılarla, Şiirlerle,
Türkülerle ve Tarihi Örneklerle Adlarımız,
Ankara 1989,s.48
[6] Bedir'e mensup kişilerden
oluşan bölük, yani askeri birlik, sosyal grup ya
da idari birim. Lü, lu eki alanlar hep aynı
manayı taşımaktadırlar.
[7] Bz.B.Yediyıldız, Ordu
Kazası, s.54 vd.
[8] Ayrıca özellikle
bkz.B.Yediyıldız, Ordu Kazası..., s.52 vd.
[9] Bkz.B.Yediyıldız, Ordu
Kazası, s.99.
[10] Ordu yöresinin kültür
tarihiyle ilgili olarak yürütmekte olduğum bir
araştırmada bunlar tahlil edilecek ve
tanıtılacaktır. |